Makale Sahibi: Çevre Mühendisi Orhan TİRYAKİOĞLU

Çevresel Hukukta ‘Zan’ Faktörü ve Orantısız Ceza

Makale Özeti: 

Çevresel kirlilik etkileri olduğu ‘zan’ edilen ve tespiti de teknik uzmanlık gerektiren bir faaliyet üzerinde; teknik gerekçelerin derlenmediği bir soruşturma süreci ve devamında da bu gerekçelendirmeyi çürütücü herhangi bir somut delillendirme yapılmadığı durumlarda; ceza hukuku bakımından özel bir önem taşıyan ‘orantılılık ilkesi’ işlemelidir.
ÇEVRESEL HUKUKTA ‘ZAN’ FAKTÖRÜ VE ORANTISIZ CEZA
Çevresel kirlilik etkileri olduğu ‘zan’ edilen bir faaliyet üzerinde; teknik gerekçelerin derlenmediği bir soruşturma süreci ve devamında da bu gerekçelendirmeyi çürütücü herhangi bir somut delillendirme yapılmadığı; suç unsurlarının tümüyle oluşup oluşmadığına ilişkin takibâtına gerek görülmediği, anlaşılmakla; failin kendiliğinden ve kasten çevreyi kirleterek atıklarından kurtulma amacını taşıyıp taşımadığı; işin çevresel etkilerinin, denetim sırasındaki tespitlerde dikkate alınmadığı denetleme süreçlerinde sık rastlanan olaylardandır.
Özellikle teknik uzmanlık gerektiren işlerde, eğer olay yeri tespit heyetinde ve tahkikât ekibinde ilgili bir teknik uzman bulunmamakta ise, denetim sürecini sadece kolluk görevlileri ile sınırlı tutmadan, teknik bileşenlerin de katkısı olacak şekilde yürütülecek bir soruşturma, doğru / adîl kararların zamanında verilmesi sürecinde kaçınılmaz bir safahatlardandır.
Genel olarak tüm yasama, yürütme ve yargı işlemlerinde geçerli olan “gereklilik” ve “orantılılık ilkesi”, ceza hukuku bakımından özel bir önem taşır. Gereklilik ve orantılılık yalnızca suç tiplerinin uygulanmasında değil, herhangi bir fiili suç olarak belirlerken de bize rehberlik etmelidir (http://portal.ubap.org.tr/App_Themes/Dergi/2004-53-39.pdf).
Çevresel Faaliyetlerde Delil Tekniği
Bir tesisin veya yerleşim alanının çevre ile ilişkileri; söz konusu tesisin altyapı projeleri ve kentleşme planlarına uygunluğunu temin eden mevzuat süreci dikkate alınmadan değerlendirilirse; kullanım amaçlarına ilişkin teknik incelemenin yeterince yapılamayacağı, faaliyetlerin ve bunlara ilişkin sonuçların doğru yorumlanamayacağı, yasal izin süreçlerinin gözlem yoluyla teyit edilemeyeceği açıktır. Kent planında yer alan kullanım kararlarının, konut veya işyerlerinin proje ve çevreye uygunluk kararları görülmeksizin yapılan değerlendirmeler, arazi kullanıcılarının amaçlarının doğru algılanmasını / anlaşılmasını engeller. Sosyal ve ekonomik altyapıların gerçekleştirdiği faaliyetleri, gözlemsel karşıtlıklarla ilişkilendirilerek, varsayımlara dayalı çıkarımlara veya yargılara neden olabilir. Altyapı çalışmalarına ilişkin olay yeri inceleme (keşif) heyetinin ve bilirkişinin öngörüleri de, bu tür (maddî olmayan) delillere dayalı olmak durumunda kalır.
Diğer taraftan teknik süreçler gerektiren altyapıların, daima uzmanlık dallarının katıldığı işler yoluyla tanımlanması, değerlendirilmesi ve yapılan işlemlerin fayda/maliyetine karar verilmesi; malî, idarî, çevresel açıdan doğru/yanlış olduğuna hükmedilmesiyle ancak mümkündür. Genelde işin sürecinde temin edilmiş olan ve diğer resmî kurumlarca teyit edilmiş bulunan belgelerin de “delil” olarak temin edilerek değerlendirilmesi, sadece gözlemle yapılan tahkikâtların ve tutulan zabıtların, ölçülere dayalı olması gerekir. Teknik kanıtlar sağlanarak, tek taraflı ve karşıt görüşü temsil eder biçimde anlaşmazlıkların çözümü, doğru sonuçlar üretmeyebilir.
Soruşturma sürecinin olay yeri (anlık) tespitlerle kısıtlanmasıyla birlikte, daha çok etkilenen tarafın iddialarının tahkikât dosyasına girmesine; şüphelinin (diğer tarafın) faaliyetini destekleyici (teknik delil niteliğindeki) belgelerin gözden kaçmasına neden olabilir. Gerek maddî gerçeğin ortaya çıkarılması, gerekse muhakemenin âdil olabilmesi için sadece şüpheli aleyhinde olan delillerin (gözlemsel verilerin) değil, aynı zamanda şüphelinin lehine olan delillerin (yazılı belgelerin) de toplanması gerekir. Bu bağlamda inşaat işlerinden sorumlu olan diğer dairelerin yetkili temsilcilerinin (denetim heyetine katılarak) görüşlerinin alınması ve belge sürecinin tespitini takiben yapılmış olan tahkikâtlarla, fiillerin suç oluşturup oluşturmadığı, faillerin de suçlu olup olmadığı hususu, kesin olan (yoruma yer vermeyen) delillerle ortaya konulabilir.
Teknik altyapıya dayalı anlaşmazlıklarda, eksik inceleme ve soruşturma ile olayın mahiyetine uygun bulunmayan gerekçe, yanlış niteleme ve delil takdirinde hataya düşülmesi suretiyle kovuşturmaya yer olmadığı kararları verilebildiği gibi; tam tersine, aynı gerekçelerle “olay yeri tespit tutanağı” kapsamında belirtilen deliller yoluyla anılan suçun işlendiği (kanaâti / intibaı/zannı) anlaşılmakla, şüphelinin doğrudan mahkemeye yönlendirilmesi ve cezalandırılmasına yönelik kararlar da üretilebilir.
Çevresel fiile ilişkin bir davada ‘delil tekniği’; fiilin işlendiği mülkiyetin belirlenmemesi, bu bağlamda hangi mevzuat kapsamında değerlendirilmesi gerektiğinin de bilinememesi, işyeri işletim ve atık kalitesine ilişkin değerlendirmelerin yapılması için numune analizlerinin alınmaması, mevcut arıtma (…… birimleri) sistemine ilişkin sistemin yeterli olup olmadığına ilişkin tespitleri içermemesi, çevresel izne ilişkin süreçlerin ikmâl edilip edilmediğinin belirlenmemesi; toplanan delillerin, işletme sürecini / prosesin kirlenme boyutunu ve atık bertarafını kapsamaması, açılarından değerlendirilmelidir. Genel olarak mevcut tahkikât ve deliller, tek yönlü derlendiğinden; fail yönünden fiili açıklayıcı, tanımlayıcı, savunma iddialarını destekleyecek ek bilgiler, dosyaya dâhil edilmemektedir.
Çevresel Hukukta Dayanak Noktaları
Türk Ceza Kanunu’nun ‘Hata’ başlıklı m. 30/1 hükmünde, “Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır” denilerek, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilinmemesinin mazeret sebebi sayılmasının yolu açılmıştır. Bu yönüyle anılan hüküm, Türk Ceza Kanunu m. 4 hükmünde düzenlenen “Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz” hükmünün de bir istisnasını oluşturmaktadır. Suçun maddi unsurlarında hata kusuru tümüyle kaldırmaz; sadece kastı kaldırır. Bu nedenle de sanık hakkında Ceza Muhakemesi Kanunu m. 223/3-d hükmünde, “kusurluluğu ortadan kaldıran hataya düşülmesi” halinde sanık hakkında ceza verilmesine yer olmadığı kararı verileceğini düzenleyen hüküm uygulanmayacak, sanık hakkında beraat kararı verilecektir (http://www.erkansenses.av.tr/makale/cezamuhakemesinde.pdf).
“Yeni TCK, kusurluluğu ortadan kaldıran sebeplerle hukuka uygunluk sebepleri arasındaki ayrımı tanımamıştır. Bu kurumların aynı sistematik başlık altında düzenlenmeye devam edilecek olunursa ilgili maddelerde ‘ceza verilmez’, ‘kusurlu hareket etmiş olmaz’ ya da ‘hukuka aykırı değildir’ gibi ceza hukuku dogmatiği bakımından farklı anlamlara gelen ve düzenlemelerin hukuki niteliklerini belirten ve sonuçlarını değiştiren terimlere yer verilmesinin daha uygun olacağı düşüncesindeyiz” (http://portal.ubap.org.tr/App_Themes/Dergi/2010-87-612.pdf).
Teknik Perspektifin Perdelenmesi ve Hukukî Sonuçları
5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, Madde 223/(3)/d (‘Kusurluluğu ortadan kaldıran hataya düşülmesi’) ile; özellikle kirleticilik düzeyine ilişkin teknik ayrıntıları gözlemsel olarak ölçülemeyen durumlar için ‘kast’ niteliğini, ‘taksir’e dönüştürmektedir.
Öte yandan 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu, Madde 223/(4)/d (‘İşlenen fiilin suç olma özelliğini devam ettirmesine rağmen, İşlenen fiilin haksızlık içeriğinin azlığı’) ile; haksızlık içeriğinin düşüklüğü önemli kılınmıştır. Çevresel suçlarda özellikle kirleticinin miktarıyla ilişkilendirilebilecek olan bu olgu, geçici etkilerde veya düşük etkiler gösteren / rutin işlemleri barındıran fiillere, orantısız bir ceza verilmesini önleyecek, hatta “ceza verilmesine yer olmadığı” kararının önünü açabilecektir.
Çevresel mevzuatta; aynı suça farklı cezalar verilmesine yol açan nedenler; (i) suçun işlendiği mahâllin konumu; (ii) idarî / güvenlik yönetim birimleri; (iii) geçerli mevzuat (tanımlı suç/ceza kapsamı) olmaktadır.
Çevre Bakanlığı ve Belediye seviyesindeki (kendi kurum elemanları yoluyla yapılan) denetlemelerin sonucunda daha ziyâde ‘idarî’ cezalar öne çıkarken, kolluk kuvvetlerine bırakılan mücavir saha dışındaki çevresel faaliyetlerde ise Jandarma çevre birimleri tanımı ve yetkisi etkili olmaktadır. Sonuç olarak Belediye sınırları dışında, kolluk kuvvetlerinin doğrudan müdahâlesi ile başka bir mevzuatın uygulanması durumu ortaya çıkmaktadır. Çünkü gerçek kirlenme sonucunu doğurmayan ve bu bağlamda sadece uyarı amaçlı (idarî) cezalar gerektiren fiillere, doğrudan ıslâh edici (âdlî) cezalara yönlendirmektedir.
Yapılan bir işin çevresel boyutlarını tahmin edemeyen, örneğin küçük miktarda kirletici atık üretecek (çevresel kirlenme değeri ihmâl edilebilecek) şekilde araç yıkayan bir failin, eylemiyle orantısız karşılığı olan bir mevzuatla bağlı kılınması; hem tespit anında şoka girmesine neden olmakta, hem de etkilerin ihmal edilebilir olmasının getirdiği bir güvenle kovuşturma sürecine erişen bir aşamada avukat talep etmemektedir.
Masum olduğuna inanırken, diğer taraftan sadece kolluk kuvvetinin fotoğraflı tespitlerinin dava açılmasına ve suçlu bulunmasına yeterli geleceğini bilmemekte, duruşmalarda da aynı güven şemsiyesi altında aynı ifadesini yinelemekte ve zayıf savunmasını sürdürmektedir.
Sonuçta şüpheli, kovuşturmanın da sonuna dek iddia makamının da tespit evraklarında dolayı suçlu görüverdiği, savunma tarafı zayıf kalan bir süreçte cezalandırılma kararına doğru ilerlemektedir.
Orantısızlık; farklı düzeylerdeki fiillerin, aynı adlî karşılığa sahip olmasından kaynaklanmaktadır.
Yargıçsa, vicdanı ile bu orantısızlığın farkına varsa da, mevcut belgelerin dışına çıkmak veya ek soruşturma istemek, başka bir bilirkişinin yardımına başvurmak zorunda kalmaktadır.

Çevre Mühendisi Orhan TİRYAKİOĞLU tarafından kaleme alınan “ÇEVRESEL HUKUKTA ‘ZAN’ FAKTÖRÜ VE ORANTISIZ CEZA” başlıklı makalenin tüm hakları yazarına aittir. Bilirkişi.Net yazardan aldığı özel izinle bu makaleyi yayınlamaktadır. Bu makale 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası kapsamında korunmaktadır.